Klasizm

Klasizm, klasik olana bağlılık, klasik tarzı, klasik yolu demektir. Genel olarak kuralcılık, ölçülülük, belli tür ve şekillere bağlılık, gelenekçilik (üstadlara saygı), sanatta edebe riayet (ahlakilik) gibi prensipleriyle kendini belli eden sanat - edebiyat temayülünü ifade eder. Avrupa’da Yeni Çağ’ın getirdiği yeni zihniyetle yeni siyasi ve sosyal durum içinde, derebeylikleri ortadan kaldıran merkezi krallık ve imparatorlukların sarayları etrafında teşekkül eden bir edebiyat akımıdır.

Klasik yazarlar saray adamları idiler. Daha sonra saygı gören, bir değer taşıyan yazar, şair ve diğer sanatkarlar da saraylara davet edildiler, saraylara, salonlara devam ettiler. Himaye gördüler. Saraylılık, inceliği, dikkati, ölçülülüğü, dolaylı ve sırlı söyleyişi, asil ve kibar dil ve üslubu getirdi. Akıl, fikir, zeka, nükte ehemmiyet kazandı.

Bir yandan saraylar, salonlar akademik birer toplantı yeri hüviyeti ile işlerken, bir yandan da milli akademiler kurulmaya baş-landı. Richelieu tarafından kurulan Fransız Akademisi (1635) klasik dil ve edebiyat zevkinin ilk kuruluşlarındandır. Fransız klasisizmi, IV. Henri’nin resmi şairi ve Fransızca’yı pürüzsüz bir nazım dili haline getirmeye kendini adamış olan François Malherbe (1550-1628) ile başlar ve XVII. yüzyıl boyunca gelişerek devam eder. Klasisizm denilince 1660 Mektebi (Ekolü) denilen Fransa’nın büyük klasik yazar ve şairleri hatıra gelir. Bunların en önde gelenleri: Boileau, Moliere, Racine, La Fontaine, Bossuct, La Bruyere, Madame De La Fayette’tr.

Klasikler müşterek bir edebi beyanname (bildiri) ile sanat - edebiyat telakki ve prensiplerini açıklıyarak ortaya çıkmış değiller dir. Aynı zevk ve prensipler çerçevesinde, aynı sanat ideali ile, eş mükemmellikte eserler yazmış ve tabii (kendiliğinden) bir ekol teşkil etmişlerdir.

Bu edebi mektebin ana prensip ve esaslarını, büyük tenkid (eleştirme) üstadı Boileau (1636-1711) An Poetique (Şiir Sanatı) adlı eserinde ortaya koymuştur. Buna göre: l-Sanatkar tabiati ve realiteyi taklid edecektir. “Gerçekten daha güzel hiçbir şey yoktur. Sahte, her zaman tatsız, can sıkıcı ve uyuşuktur. Sanat vasıtasıyla taklit edildiği takdirde, göze hoş görünmeyecek ne bir yılan, ne de iğrenç bir canavar vardır.” “Klasikler dış tabiatı değil, iç tabiatı, insan karakterini tasvirde ileriye gitmişlerdir. Şairler dış tabiatı atacaklar, insan tabiatında da bayağı olanı değil, yüksek olan tarafları ele alacaklardır.

Böylece klasik edebiyatın başlıca konusu insandır. İnsanın da hayvanlarla müşterek olan aşağı tarafları gösterilmeyecektir. İnsan, kendisini diğer yaratıklardan ayıran üstün tarafları ile ele alınacaktır. Nitekim genellikle ideal tipler, yüksek zümreden insanlar, ihtiras, irade, kudret, fazilet itaat gibi en genel karakter özellikleri ile ele alınıp işlenmiştir. İnsanın zamana, yere, içinde yaşadığı topluma bağlı veya kendisine (bir kişiye) mahsus özellikleri, kılık kıyafeti, tabii ve sosyal çevre şartları v.b. şeyler mühimsenmemiş ve bunlar üzerinde durulmamıştır. Klasikler değişmez ve devamlı özellikleri (ruh halleri) ile insanı yani beşeri olanı aramış ve işlemişlerdir; adete, modaya ve milliliğe yer vermemişlerdir. Akıl ve mantığa dayalı bir edebiyat olarak hissi taşkınlıkları, içgüdü tezahürlerini edebi eserin dışında telakki etmişlerdir. Akıl, şairin ve edibin tek rehberi sayılmıştır; çünkü his ve muhayyile her insanda değişiktir, halbuki akıl bütün insanlarda birdir. Bu bakımdan akla dayanmayan edebiyat beşeri olamaz.

Klasisizmin örneği, modeli, ilham kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatlarıdır. Bu edebiyatlara derin bir saygı ve hayranlıkla bağılıdırlar. Bu sebeple, estetik ölçüleri, türleri, konu ve temaları ile bu edebiyatı taklitten, kendi yaratıcılıkları içinde tek-rarlamaktan çekinmemişlerdir.

Klasik edebiyat, ahlaklı ve ahlakçı bir edebiyattır. Edebi eserin toplumda husule getireceği tesirler hesaba katılmalıdır. Toplum için zararlı olabilecek ahlak dışı telkin ve tesirler edebi eserden uzak tutulmalı, edebi eser mutlaka ahlaki bir gaye taşımalıdır. Bu bakımdan Eski Yunan ve Latin’den ayrılır, Hıristiyan ahlakına sarılırlar. Denebilir ki klasik edebiyat ahlak ve maneviyatça hıristiyan bir edebiyattır. Felsefi zemininde Descartes (1596-1650), Pascal (1623- 1662) gibi akılcı ruhçu (spritualist) filozoflar vardır.

Her manada bir yüksek zümre, saray ve salon edebiyatıdır.

Üslupta kusursuzluk, ifadede sadelik, şekilce mükemmeliyet vazgeçilmez şarttır. Mühim olan konu veya tema değil, bunun işlenişidir. Sanat eseri için esas olan, konuda orijinallik değil, üslupta mükemmellik, pürüzsüzlük, kusursuzluktur. Zaten yeteri kadar karanlık olan düşünceyi büsbütün karartacak bir dil kullanmak doğru değildir. Anlaşılmamak için konuşmak abestir. Bu bakımdan dil ve anlatım olabildiğince vazıh (açık seçik) olmalıdır. Bunun için de en seçkin, en kibar, en ahenkli, deyim yerinde ise en asil kelimeler seçilir. Bilgi, fikir, mantık, muhakeme zengin, kuvvetli; anlatım sade ve açıktır. Edebi sanatlar sözün doğallığını bozmayacak, belli olmayacak tarzda kullanılır. Hüner, az sözle çok mana ifade edebilmektedir.

Klasik edebiyat gayrı şahsidir. Yazar ve şairler kendilerinden veya bilinen herhangi bir şahıstan bahsetmezler. Bu, hem aldıkları terbiyenin, hem de peşinde oldukları beşeri edebiyatın (evrensel tipler yaratma iddiasının) gereğidir.

Kuralcı bir edebiyattır. Bu edebiyatta her söz, her eser mutlaka bir kurala bağlı  dır. Türler, her türün tabi olduğu kurallar bellidir ve bunların dışına çıkılmaz; gelenekten ve üstatların yolundan ayrılınmaz. Tiyatroda meşhur üç birlik kuralı vardır: Tiyatro eserinde zaman’da, mekan'da (yer’de), konu veya vaka'da birlik olacaktır. Çünkü üç dört saatlik, hatta daha kısa bir zaman içine ayları, yılları, asırları sığdırmak; sayısı yüzlere, binlere, milyonlara varan insanları ve ülkeleri içine alan vakaları sahnede temsile kalkışmak tabii değildir. Bahsedilen bu sebeplerden dolayı tiyatro yazarı (şair) zaman, mekan, şahıs kadrosu bakımından sahnede yapmacık ve abes kaçmayacak şekilde temsil edilebilecek basit vakaları seçmeli ve kahramanlarının psikolojisi, karakter özellikleri üzerinde yoğunlaşmalıdır. Racine( 1639-1699), Euripides (M.Ö.485-406)’- in aynı isimdeki eserini örnek alarak yazdığı Iphigénie (1674) trajedisine yazdığı önsözde şöyle diyor:

“Gerek Euripides’ten, gerekse Homeros’tan taklit ettiğim şeylerin tiyatromuz üzerinde yaptığı tesir karşısında, sağduyunun ve aklın her asırda aynı olduğunu memnuniyetle kabul ettim. Paris zevki, Atina zevkine uygun düştü. Seyircilerim vaktiyle Yunanistan’ın en bilgili halkını gözyaşlarına boğan aynı şeylerle heyecanlandılar.

“İşte eskileri taklit prensibinin dayandığı esas ve işte tabiatın ve aklın kudreti; etrafımızda ve içimizde her yer değiştiği halde, hala Euripides’i ve Homeros’u anlıyorsak, demek ki kendimizde değişmeyen, daima aynı kalan bir akıl var ve geçmişin büyük üstatları da eserlerinde geçici ve değişen görünüşler altında daima aynı kalan tabiatı mükemmel surette yaşatmışlar. O halde genel ve ideal hakikati, yani tabiatı canlandırmak, onların eserlerini incelemek ve örnek edinmekle mümkündür. Antikite, yeniler’in emrinde bulunan şaşmaz mihenktir.”

Klasisizm yerini XIX. yüzyıl başlarında romantizme terk etmiştir.

27 / Haz / 2018

Yorum Yazınız