Şair Padişahlar

Tarihte bir kılıç vuruşuyla yeni çağlar açan, dileyince kıratlıkları ortadan kaldıran ya da önlerinde saygıyla eğilen başlara taçlar giydiren büyük Osmanlı hükümdarları içinde, yaşadıkları çağın en ileri kültürüyle kafaları aydın, ruhları şiir ve edebiyat sanatının ince duygularıyla yücelmiş olanlar da vardır. Aralarında doğu ve batı dillerini bilenlere, Türkçe'den başka Arapça ve Farsça divanlar (şiir demeti) meydana getirecek derecede üstün bir sanat yeteneğine sahip olanlara bile rastlanılır. Bu Osmanlı hükümdarlarının hemen hepsi yaşadıkları çağın bilim ve sanat adamlarını korumuş, toplantılarında bulunmaktan zevk almış ve yetişip eserler vermeleri için onlara her türlü yardımda bulunmaktan çekinmemişlerdir.

Divan Edebiyatımızda herbiri ayrı bir değer taşıyan Bakîler, Nabiler, Nedim'lerin yetişmelerinde, yaşadıkları çağlardaki Osmanlı hükümdarlarının koruyucu kanatlarının payı son derece önemlidir. Yavuz Sultan Selim'in, Mısır Seferi’nde sırtındaki kaftanına İbni Kemal’in bindiği atın ayaklarından sıçrayan çamurlarla kirlenmesi üzerine söylediği şu sözler bu büyük hükümdarın bilginlere karşı davranışının unutulmaz bir örneği değerindedir : «İbni Kemal gibi bilginlerin atının ayağından sıçrayan çamurlar, bizim için bir şereftir.» Dikkate değer bir olay da şudur ki Türk tarihinde «Büyük hükümdar» şanını alan padişahlar, sanat yetenekleriyle de yaşadıkları çağın üstün şairleri arasında yer alırlar. Bu şair hükümdarlar, yaşadıkları çağın geleneklerine uyarak şiirlerini Divan Edebiyatı'nın belli «mazmunları» (sanatlı söz)'yla işlemişler ve hemen hepsi de birer «mahlas» (takma ad) kullanmışlardır. Yine bu hükümdarlar arasında elyazmacılığı (hattatlık), resim, müzik gibi güzel sanatlarla matematik, tıp, «ilm-i nücum» (Astroloji) gibi bilimlerle ve saraçlık, hakkaklık (mühür kazıcılığı), marangozluk, gergef işlemeciliği gibi el sanatlarıyla uğraşanlar da vardı. Şiir ve sanat yeteneği, tarihimizde yalnız «Osmanlı» soyundan gelen hükümdarlara bağlı kalmayıp daha eski çağlarda ve daha başka Türk önderleri arasında da gelişmiş, aralarında değerli eserler verenler çok olmuştur. Osmanlı hükümdarlarının İkincisi Orhan Gazi'nin Oğlu Murat I (1328 -1389)'in şiirle uğraştığı kesinlikle bilinmekteyse de bugün elimizde ona bağlanan manzum bir yakarışla (dua), aşağıdaki iki mısraından başka hiçbir iz yoktur: «Gerçi kim haddim değildir bûseni kılmak talep; Arif olan çün bilür anı ne lazım söylemek!..» Hayatı menkıbelere konu olacak kadar hareketli bir hükümdar olan Yıldırım Bayezit (1360-1403)'in Ankara Meydan Savaşı'nda yenildiği Timur'la aralarında geçen sert yazışmalar siyasî edebiyat tarihlerinde önemli bir yer tutar. Bilginlere her zaman saygılı davrandığı bilinen bu ünlü hükümdarın olduğu söylenen şöyle bir manzume vardır: «Yarı, rind-i zamanedir sandım, Bahsi vaslı teranedir sandım; Ehli hicrina fitne-i ağyar Ortada bir bahanedir sandım.» Varna, Kosova Meydan Savaşları'nın kahraman gazisi Murat II (1404-1451) barış günlerini Bursa' nın ünlü kaplıcalarında düzenlediği sazlı sözlü toplantılarda geçiren şair, besteci ve bilgin bir hükümdardı. Şiirleri oğlu Fatih Sultan Mehmet'in eserleri kadar kuvvetli olmamakla birlikte yine de içli ve özlü sayılabilecek nitelikte olanları vardır: «Siki getür, getür yine dünkü şarabımı Söylet, dile götür yine çenk-ü rübabımı...»

BÜYÜK HÜKÜMDAR, BÜYÜK ŞAİR: FATİH

Buraya kadar kendilerini ve eserlerini andığımız Türk padişahlarının şairlikleri, gerçek bir sanatçı olmalarından daha çok yaşadıkları çağların etkisinde kalarak katıldıkları bir «heves» olarak görülür. Bu yüzden sayıca az olan elimizdeki eserleri öz bakımından da zayıftır. Bin yıllık Bizans İmparatorluğu'nu bir kılıç vuruşuyla ortadan kaldırıp tarihte «Yeni Çağ»'ın kapısını açan Fatih Sultan Mehmet (1432- 1481 )'e gelince durumun birdenbire değiştiği görülür. Çeşitli diller bilen, bilginleri, sanatçıları koruyup kollayan, askerlik ve siyaset dünyasının bu eşsiz dehası, başardığı büyük zaferin tarihî değerini kendi ruhuyla da yaşayıp söyleyecek yaratılışta yüksek bir şair olarak da sivrilir. Çokçasına «gazel» tarzında yazdığı şiirlerinde «Avnî» takma adını kullanırdı. Elimizde bulunan elyazması divanından aldığımız aşağıdaki gazeli, bugün bile zevkle okunacak bir Özdedir : «Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider Çün eser fasl-ı hazan, bağ-ü bahar elden gider.» * «Zülfünün zincirine bend eyledi şahım beni. Kulluğundan etmesin, azad Allah'ım beni; Cevr-i dilber, ta'nı düşman, tuz-u firkat, za'f-ı dil, Türlü türlü dert içinde halk etmiş Allah'ım beni.» Büyük Fatih'in oğlu Bayezit II (1447- 1512)'nin de şair hükümdarlar arasında önemli bir yeri vardır. Bilgin ve sanatçıların candan koruyucusu olan Bayezit'in kendisi de «Veli» sanını alacak kadar dinî kültüre sahip bir bilgin ve başarılı bir şairdi. Açık bir dille yazdığı eserlerinde «Adlî» takma adını kullanırdı. Onun kendisiyle «taht» davası güden kardeşi Cem Sultan (1459 - 1495)'la aralarında yazıştıkları şiirler gerçekten ilginçtir. Cem'in: «Sen pisterinde yatasun şevk ile handan Cem hicrile balin edine hur-ı sebep ne?» Deyişine karşılık veren Bayezit II : «Çün rüz-u ezel kısmet olunmuş bize devlet, Takdire rıza vermeyesin böyle sebep ne? Haccülharemeynim deyu ben, dava kılarsun. Bu saltanatı dünyeviye bunca sebep ne?» Fatih'ten sonraki Osmanlı Hükümdarları'nın baba-oğul iki yüce burcu olan Yavuz Sultan Selim (1467-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1495-1566), şair padişahların da en kuvvetli sultanlarıdır. Yaşadığı çağın bilginleri arasında üstün bir yer alacak kadar geniş bir kültüre sahip olan Yavuz, Farsça'yı anadili kadar pürüzsüz konuşur ve yazardı. Bundan ötürüdür ki şiirlerinin çoğunu Farsça yazmıştır. Namık Kemal, O'nu «çağının en yüksek şairi» olarak nitelendirir. Eserlerinde «Selim» takma adını kullanan büyük padişahın; anlam ve sanat yönleriyle gerçek bir değer taşıyan birkaç mısraına göz gezdirelim: «Biz bülbül-ü muhrik dem-i gülzar-ı firakız. Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden...» * «Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek...» Kanuni Sultan Süleyman'ın padişahlığı yıllarında Osmanlı Devleti, yalnız geniş toprakları Üzerinde güneşin batmadığı zengin ve güçlü bir İmparatorluk olmakla kalmamış, bilim ve sanat alanlarında da en üstün eserlerin meydana getirildiği bir çağı yaşamıştır. Bakî çapında büyük şairler, Koca Sinan gibi ünlü mimarlar hep onun koruyuculuğunda yetişmişlerdir. Böyle bir ortamı yaratan kudretli hükümdarın da yüksek bir şair ruhu taşımasını bu bakımdan olağan saymak gerekir. Gerçekten de Kanunî, dört divan sahibi olacak kadar verimli ve eserleri bugün bile değerini kaybetmemiş gerçek bir şairdir. Farsça ve Türkçe şiirlerini «Muhibbi» takma adıyla yazardı. El yazması divanı, sonradan Adile Sultan tarafından bastırılmıştır.

Dilimizde bir atalar sözü değerini kazanan aşağıdaki mısraların şairi de Kanunidir : «Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...» Kanuni'nİn yerine tahta geçen oğlu Selim II (1524 - 1574) de «Selimi» takma adıyla şiirler yazan şair bir hükümdardı. Aşağıdaki mısralar Selimi'nindir: «Aşık-ı sadıkta dil birdir, olamaz yar iki, Hiçbir taht üzre mümkün mü ola hünkar iki ?» Murat III (1546- 1595), de şair ve hattat (elyazması sanatçısı) bir hükümdardı. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan bu padişahın «Fütuhatissiyam» ve «Esrarname» adlı tasavvufla (İslam felsefesi) ilgili iki de eseri vardır. «Muradı» takma adını kullanan Murat III : «Aşk» asan sanma ey dil, aşıka burhan gerek, İptida aşka kadem bastıkta terk-i cihan gerek.» tarzında beyitler ve gazeller yazdı. Yerine geçen oğlu Mehmet III (1566- 1603) te «Adlî» takma adıyla şiirler yazıyordu : «Yoktur zulme rızamız adla biz malileriz Gölleriz hakkın rızasın, emrin# talileriz» İstanbul'daki ünlü Sultanahmet Camii'nin kurucusu Ahmet daha küçük yaşta «Bahtî» takma adıyla şiirler yazardı: «Leyle-i kadr oldu zülfün, vuslatın eyyam-ı id, Mah-ı nev kaşın, ruhun ey mehlika nevruzdur.» Tarihlerimizde «Genç Osman» sanıyla ünlü Osman II (1603 - 1622) Yeniçerilerin çıkardığı kanlı bir isyan sonunda Yedikule'de işkence ile öldürülmüştü. Onun da «Farisî» takma adıyla yazdığı oldukça başarılı şiirleri vardır : «Yüzü gül, gönce dihen, kameti bir taze nihal, Nîce kul olmıyayım ol şehe ben bîçare.» Bağdat Fatihi sanıyla anılan Murat IV (1612- 1640) güçlü kuvvetli, kahraman bir hükümdar olduğu gibi zaman zaman şiirle de uğraşırdı: Osmanlı İmparatorluğumda iç ve dış bunalımların en çok arttığı bir dönemde padişah olan Mustafa II (1664 -1703), tarihte «Edirne Vakası» sanıyla ünlü ayaklanma üzerine tahttan indirilmişti. Bu hükümdar da «İkbalî» takma adıyla şiirler yazardı: «Başımızdan hiç havaî zülf-ü yar eksik değil, Mürtefi yerdir anınçün rüzigar eksik değil...»

Tarihimizde «Lale Devri» adıyla ünlü barış ve ıslahat çağının padişahı Ahmet III (1673-1736) tür. Divan edebiyatımızın en büyük şairi Nedim, bu padişahın zamanında yaşamış «Çırağan» sarayı safaları, «Sadabad» eğlenceleri, «Helva sohbetleri» hep bu dönemde yapılmıştır. Nedim'in eşsiz gazel ve şarkılarından etkilenen Ahmet III de «Necip» takma adıyla şiirler yazmıştır. Kendisi tarafından yaptırılan Sultanahmet çeşmesinin üzerindeki beyit, onun en çok beğenilen iki ünlü mısraıdır: «Tarih-i Sultan Ahmet'in cari zebanı lüleden Aç besmeleyle iç suyu, Han Ahmet'e eyle dua» Patrona Halil ayaklanmasından (1730) sonra tahta çıkan Mahmut I (1696 -1754) müziksever, iyi yürekli bîr padişahtı. «Sebkati» takma adıyla şiirler yazardı. II. Mahmut da iyi bir şairdir.

21 / Tem / 2018